Sema Gül Bayoğlu
Blog / Film ve dizi hakkındaki yorumlarım

The Dropout

Deha mı, Manipülasyon mu?

Dizi · Disney+ · Sema Gül Bayoğlu · 2 dakikalık okuma

Biyografik dizileri en çok sevmemin nedenlerinden biri, başarı hikâyelerinin arkasındaki görünmeyen gerçekleri anlatmaları. The Dropout da tam olarak bunu yapıyor.

Dizi, Silikon Vadisi'nin en büyük girişimcilik skandallarından biri olarak kabul edilen Theranos'un ve kurucusu Elizabeth Holmes'un gerçek hikâyesini anlatıyor.

İlk bölümleri izlerken insan kendini klasik bir başarı öyküsünün içinde sanıyor. Stanford'dan ayrılan genç bir kadın, tek damla kanla yüzlerce hastalığın teşhisini koyabilecek devrim niteliğinde bir teknoloji geliştirdiğini söylüyor. Fikir o kadar güçlü ki, yalnızca yatırımcıları değil, doktorları, hastaları, medya kuruluşlarını ve dünyanın en saygın isimlerini de peşinden sürüklüyor.

Walgreens gibi dev şirketler milyonlarca dolarlık anlaşmalar yapıyor. Rupert Murdoch, Larry Ellison ve birçok büyük yatırımcı şirkete yatırım yapıyor. Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve George Shultz gibi isimler yönetim kurulunda yer alıyor.

Dışarıdan bakıldığında kusursuz görünen bu girişimin temelinde ise tek bir sorun var:

Teknoloji çalışmıyor.

Beni dizide en çok etkileyen şey, dolandırıcılığın büyüklüğünden çok, Elizabeth Holmes'un insanları ikna etme becerisi oldu.

Holmes son derece zeki, çalışkan ve etkileyici bir konuşmacı. Ama zamanla zekâ ile hırs arasındaki çizginin nasıl silikleştiğini izliyoruz. Başlangıçta büyük bir hayal olarak görünen proje, gerçekler beklentileri karşılamayınca giderek daha fazla yalanla ayakta tutulmaya çalışılıyor.

Dizi boyunca şu soru aklımdan çıkmadı:

Bir girişimci, hayaline inandığı için mi yalan söylemeye başlar, yoksa başarıya ulaşma arzusu zamanla gerçeğin önüne mi geçer?

Elizabeth Holmes'un sürekli daha kalın bir ses tonuyla konuşmaya çalışması, Steve Jobs'u örnek alarak siyah boğazlı kazak giymesi ve kendine bir lider imajı inşa etmesi de dikkat çekici ayrıntılar arasında. Başarı yalnızca iyi bir fikirle değil, doğru bir hikâyeyle de satılabiliyor. Bazen insanlar ürüne değil, o hikâyeye yatırım yapıyor.

Dizinin bir başka güçlü yönü ise gerçeğin ortaya çıkış sürecini anlatması.

Theranos'ta staj yapan Tyler Shultz'un yaşadığı vicdan mücadelesi ve daha sonra gazeteci John Carreyrou'nun yürüttüğü araştırmalar, gerçeğin ortaya çıkmasında belirleyici oluyor. Büyük skandalların çoğu zaman tek bir cesur insanın "Bir dakika, burada bir yanlışlık var." demesiyle çözülmeye başlaması bana her zaman umut verici geliyor.

The Dropout yalnızca bir şirketin çöküşünü anlatmıyor.

Teknoloji dünyasında karizma, hikâye anlatıcılığı ve yatırımcı heyecanının, bilimsel gerçeklerin önüne geçtiğinde neler olabileceğini gösteriyor.

Bugün yapay zekâdan biyoteknolojiye kadar pek çok alanda büyük vaatler duyuyoruz. Bu yüzden Theranos hikâyesi bana geçmişte yaşanmış bir dolandırıcılıktan çok, geleceğe dair önemli bir uyarı gibi geliyor.

Belki de dizinin bana bıraktığı en önemli soru şu oldu:

İnsanlar gerçekten kanıtlara mı inanıyor, yoksa inanmak istedikleri hikâyelere mi?