Pam & Tommy ilk bakışta 1990'ların en sansasyonel magazin olaylarından birini anlatan bir dizi gibi görünüyor. Ancak izledikçe bunun aslında bir magazin hikâyesi değil, mahremiyet, medya ve toplumsal önyargılar üzerine kurulmuş çok daha derin bir anlatı olduğunu fark ediyorsunuz.
Dizi, Pamela Anderson ve Tommy Lee'nin özel görüntülerinin çalınarak önce çoğaltılmasını, ardından internetin ilk dönemlerinde kontrolsüz biçimde yayılmasını merkezine alıyor. Bugün sosyal medya çağında yaşıyoruz ve mahremiyet ihlalleri artık çok daha görünür. Ama bu hikâye, dijital çağın henüz başında yaşanan ilk büyük travmalardan birini anlatıyor.
İzlerken beni en çok etkileyen şey ise olayın kendisinden çok, insanların verdiği tepki oldu.
Bir insanın kendi isteğiyle bedeni üzerinde söz sahibi olmasıyla, özel hayatının izni olmadan milyonlarca insanın önüne serilmesi arasında çok büyük bir fark var. Buna rağmen yıllarca bu iki durum birbirine karıştırıldı. Üstelik kamuoyunun önemli bir bölümü, yaşananı bir suç olarak değil, bir eğlence malzemesi olarak gördü.
Dizi tam da bu noktada güçlü bir iş çıkarıyor.
Pamela Anderson'ı yalnızca dönemin seks sembolü olarak değil, mahremiyeti elinden alınmış bir kadın olarak anlatıyor. Olayların onun üzerindeki psikolojik etkisini görünür kılıyor ve uzun yıllar boyunca yaşadığı aşağılanmayı seyirciye hissettiriyor.
İzlerken kendimi de sorguladım.
1990'lı yıllarda bu olay yaşandığında ben de birçok insan gibi haberleri okumuş, magazin programlarını izlemiş ve belki de olayın insani boyutunu yeterince düşünmemiştim. O dönem toplum olarak, Baywatch dizisinde cesur sahneleriyle tanınan bir kadının başına gelenleri "normal" karşılamaya daha yatkındık.
Bugün geriye dönüp baktığımda bunun ne kadar haksız bir yaklaşım olduğunu daha iyi görebiliyorum.
Belki de en çarpıcı nokta şu: Aynı olayın içinde iki kişi vardı. Ama toplumun yargısı eşit değildi. Erkek tarafı çoğu zaman özgürlüğüyle, çapkınlığıyla hatta "karizmasıyla" anılırken, bedelini ödeyen yine kadın oldu. Bu çifte standart, dizinin en güçlü eleştirilerinden biri.
Lily James ve Sebastian Stan, yalnızca fiziksel benzerlikleriyle değil, karakterlerin kırılganlıklarını da başarıyla yansıtıyor. Özellikle Lily James'in performansı, Pamela Anderson'ın kamuoyunda oluşturulmuş imajının arkasındaki incinmiş insanı görünür hâle getiriyor.
Dizi zaman zaman gereğinden uzun hissettirse de anlattığı hikâye, bugün bile güncelliğini koruyor.
Çünkü teknoloji değişse de şu soru hâlâ geçerliliğini sürdürüyor:
Bir insanın özel hayatını tüketim nesnesine dönüştürdüğümüzde gerçekten neyi kaybediyoruz?
Belki de cevap yalnızca o insanın mahremiyeti değil.
Biraz da kendi vicdanımız.