Sema Gül Bayoğlu
Blog / Film ve dizi hakkındaki yorumlarım

Killers of the Flower Moon

Kötülüğün Sıradanlaştığı Yer

Film · Martin Scorsese · Sema Gül Bayoğlu · 2 dakikalık okuma

Martin Scorsese'nin Killers of the Flower Moon filmi yaklaşık üç buçuk saat sürüyor. Ancak bu uzunluk, anlatının ritmini bozan bir unsur olmaktan çok, hikâyenin ağırlığını sindirebilmek için gerekli bir zaman dilimi gibi hissettiriyor. Film boyunca saatin farkına varmadım; çünkü anlatılanlar yalnızca bir polisiye ya da dönem hikâyesi değil, insanlık tarihinin en karanlık yüzlerinden biri.

Film, 1920'li yıllarda Oklahoma'da yaşayan Osage halkının gerçek hikâyesini anlatıyor. Petrol sayesinde dünyanın en zengin topluluklarından biri hâline gelen Osage yerlileri, bu servet yüzünden sistematik bir açgözlülüğün hedefi oluyor. Para uğruna işlenen cinayetler öylesine soğukkanlı ve planlı ki, insan zaman zaman bunun gerçekten yaşanmış olduğuna inanmakta zorlanıyor. Çocukların bile çıkar uğruna öldürüldüğü bu düzen, yalnızca bireysel kötülüğü değil, toplumun uzun süre sessiz kalabildiği kolektif vicdansızlığı da gözler önüne seriyor.

Filmin en sarsıcı yanı, kötülüğün büyük patlamalarla değil, gündelik hayatın içinde, olağanmış gibi yaşanması. Scorsese, seyirciyi sürekli şok etmeye çalışmıyor; tam tersine, kötülüğün sıradanlaşmasını göstererek daha derin bir rahatsızlık yaratıyor. Film bittiğinde akılda kalan yalnızca işlenen cinayetler değil, o cinayetlerin yıllarca görmezden gelinmiş olması.

Oyunculuklar üzerine uzun uzun konuşmaya gerek yok. Leonardo DiCaprio, Robert De Niro ve Lily Gladstone karakterlerini büyük bir doğallıkla taşıyor. Ancak bu filmde beni en çok etkileyen unsur performanslardan çok atmosfer oldu.

Görüntü yönetimi adeta bir tablo gibi. Bazı sahnelerde Van Gogh'un renk paletini andıran ışık ve tonlar dikkat çekiyor. Dönem mekânları, kostümler ve Osage kültürünün anlatımı büyük bir özenle kurulmuş. Film yalnızca bir hikâye anlatmıyor; izleyiciyi o dönemin içine yerleştiriyor.

Bugün sinemada uzun filmler söz konusu olduğunda ilk konuşulan şey çoğu zaman süresi oluyor. Oysa önemli olan uzunluk değil, anlatının sizi içinde tutabilme gücü. Günümüz dizilerinde saatlerce süren ama çok az şey anlatan bölümleri rahatlıkla izleyebiliyorken, böylesine güçlü bir hikâyeyi yalnızca süresi nedeniyle eleştirmek bana haksızlık gibi geliyor.

Killers of the Flower Moon, benim için sadece başarılı bir Scorsese filmi değil; tarihin karanlıkta kalmış bir sayfasını sinemanın bütün gücüyle görünür kılan etkileyici bir anlatı. Film bittikten sonra geriye kalan duygu hayranlık değil, derin bir sarsıntı oluyor. Ve belki de iyi sinemanın en önemli özelliklerinden biri tam olarak bu.