Bazı filmler izlenir, bazı filmler yaşanır.
The Father ikinci gruba giriyor.
Bu film, demansı anlatmıyor. Daha doğrusu yalnızca demansı anlatmıyor. Seyirciyi, hafızasını kaybeden bir adamın zihninin içine davet ediyor. O andan itibaren gerçeklik, yalnızca Anthony'nin gerçekliği oluyor.
Bir anda odalar değişiyor.
Eşyalar yer değiştiriyor.
Yüzler yabancılaşıyor.
Zaman parçalanıyor.
Ve siz, neyin gerçek olduğundan onun kadar emin olamıyorsunuz.
Filmin en büyük başarısı tam da burada. Hastalığı dışarıdan göstermiyor; bize yaşatıyor.
Anthony Hopkins'in performansını oyunculuk kelimesiyle açıklamak mümkün değil. Bir insanın yavaş yavaş kendinden kopuşunu öyle büyük bir sadelikle oynuyor ki, birçok sahnede filmi durdurma ihtiyacı hissettim. Çünkü izlemek kolay değildi.
Film boyunca aklımdan tek bir düşünce geçti:
Bir gün hepimiz yaşlanacağız.
Belki hafızamızı kaybetmeyeceğiz ama mutlaka bir şeyleri kaybedeceğiz.
Gücümüzü…
Bağımsızlığımızı…
Sevdiklerimizi…
Ve belki de en acısı, kendi hayatımız üzerindeki kontrolümüzü.
The Father, yaşlılığı acınacak bir dönem olarak göstermiyor. Asıl korkunun, insanın kendi zihnine yabancılaşması olduğunu anlatıyor.
Filmin sonunda yalnızca Anthony için üzülmedim.
Kızını düşündüm.
Bakım verenleri düşündüm.
Anne ve babalarını yaşlandıran bütün çocukları düşündüm.
Çünkü bu hikâyenin bir gün hepimizin ailesine dokunma ihtimali var.
Sonradan okuduğum bir anekdot beni ayrıca etkiledi. Final sahnesi çekilirken sette bulunan birçok kişinin gözyaşlarını tutamadığı anlatılıyor. Olivia Colman'ın da Anthony Hopkins'in performansından derinden etkilendiği ve çekim sonrasında uzun süre kendini toparlayamadığı söyleniyor. Filmi izledikten sonra buna şaşırmadım.
Bazı performanslar rol yapılmaz.
Yaşanır.
Ve Anthony Hopkins, bu filmde yalnızca bir karakteri canlandırmıyor; insan olmanın en kırılgan hâllerinden birine tanıklık etmemizi sağlıyor.