Sema Gül Bayoğlu
Blog / Film ve dizi hakkındaki yorumlarım

The Lost Daughter

Anneliğin Söylenmeyen Yüzü

Film · Maggie Gyllenhaal · Sema Gül Bayoğlu · 2 dakikalık okuma

Bazı filmler vardır; bittiğinde "beğendim" ya da "beğenmedim" demek yetmez. Çünkü film sizi eğlendirmekten çok, rahatsız etmek için vardır. The Lost Daughter tam da böyle bir film.

Elena Ferrante'nin aynı adlı romanından uyarlanan ve Maggie Gyllenhaal'ın ilk yönetmenlik denemesi olan film, toplumun anneliğe yüklediği kutsallık anlayışını cesurca sorguluyor. Bunu yaparken de seyirciye kolay cevaplar vermiyor. Tam tersine, bizi yıllardır doğru kabul ettiğimiz bazı düşüncelerle yüzleşmeye zorluyor.

Film, genç yaşta evlenen ve kısa aralıklarla iki çocuk sahibi olan bir kadının yaşadığı tükenmişliği merkeze alıyor. Ancak anlatılan hikâye yalnızca bir annenin yaşadığı zorluklar değil; birey olma isteği ile ebeveyn olmanın sorumluluğu arasında sıkışıp kalan bir insanın iç dünyası.

Toplum, annelikten fedakârlık bekler. Yorulmamasını, şikâyet etmemesini, her zaman mutlu olmasını ister. Oysa film tam tersini söylüyor. Annelik daima mutluluk getirmeyebilir. Sevgiyle birlikte öfke, pişmanlık, kaçma isteği ve suçluluk da aynı anda var olabilir.

Beni en çok etkileyen yönü de buydu.

Film, birçok anne ve babanın çocuklarının ilk yıllarında yaşadığı ama çoğu zaman dile getiremediği duyguları görünür hâle getiriyor. Bu nedenle rahatsız edici. Çünkü alışık olduğumuz "iyi anne" kalıbını kırıyor ve anneliğin kusursuz olmak zorunda olmadığını hatırlatıyor.

Bu hikâyeyi izlerken karakterleri yargılamak çok kolay. Ama film tam da bunu yapmamamızı istiyor. Bir insanın sınırlarını, içinde bulunduğu koşulları ve yaşadığı psikolojik yükü anlamadan hüküm vermenin ne kadar kolay olduğunu gösteriyor.

Olivia Colman her zamanki gibi olağanüstü bir performans sergiliyor. Sessizlikleri, bakışları ve küçük mimikleriyle karakterin bütün iç çatışmasını seyirciye hissettiriyor. Dakota Johnson ise alışık olduğumuz rollerinin dışında, oldukça başarılı ve dengeli bir performans ortaya koyuyor.

Filmin müzikleri ve atmosferi de anlatının duygusal yükünü destekleyen önemli unsurlar arasında. Hiçbir sahne gereğinden fazla açıklanmıyor; seyircinin boşlukları kendi deneyimleriyle doldurmasına izin veriliyor.

The Lost Daughter, annelik üzerine çekilmiş bir filmden çok, insan olmanın sınırları üzerine yapılmış bir çalışma gibi. Bize şu soruyu sorduruyor:

Toplumun bizden beklediği kişiyle, gerçekten olduğumuz kişi aynı değilse ne olur?

Belki de filmin en büyük başarısı burada yatıyor. Cevap vermiyor. Ama uzun süre akıldan çıkmayacak sorular bırakıyor.