Sema Gül Bayoğlu
Blog / Film ve dizi hakkındaki yorumlarım

The New Look

Yaratmak, Hayatta Kalmanın Bir Biçimiyse

Apple TV+ / Yaratıcı: Todd A. Kessler / 1. Sezon, 10 bölüm · Sema Gül Bayoğlu · 2 dakikalık okuma

Bir moda dizisinden beklenen şey genellikle kumaş, ışık ve zafer anıdır. The New Look'un ilk sahnelerinden itibaren fark ettiğiniz şeyse şu: bu dizi giysilerle değil, giysilerin altındaki utançla ilgileniyor. Christian Dior 1947'de o meşhur koleksiyonunu göstermeden önce, Paris'in dört yıl boyunca kimin cebine çalıştığı sorusunun yanıtlanması gerekiyor. Dizinin cesareti burada.

İki hayat, tek şehir

Anlatı, II. Dünya Savaşı'nın son yıllarından itibaren Christian Dior ile Coco Chanel'in yollarını paralel olarak izliyor. Bu bir "rakip modacılar" hikâyesi değil; işgal altındaki bir şehirde iki insanın verdiği iki farklı ahlaki yanıtın hikâyesi. Arada Balenciaga'dan Pierre Balmain'e, Haute Couture'ün geleceğine damga vuracak isimleri de görüyoruz — ama onlar dekor değil, aynı sınavın farklı cevap kâğıtları.

Juliette Binoche'un Chanel'i, dizinin en rahatsız edici başarısı. Binoche onu ne şeytanlaştırıyor ne de aklıyor; sadece kendi kendini ikna etmiş bir kadın olarak oynuyor, ki bu daha ürkütücü. Yahudi ortakları Wertheimer kardeşlerin şirketteki payını Nazi ırk yasalarını kullanarak ele geçirme girişiminden, üst düzey bir Alman subayıyla ilişkisine kadar, Chanel'in savaş yılları dizide örtülmeden anlatılıyor. Binoche'un yaptığı iş, bu tercihleri seyirciye bir skandal listesi olarak değil, küçük küçük verilmiş kararların birikimi olarak göstermek.

Ben Mendelsohn'un Dior'u ise tam tersi bir enerjiyle çalışıyor: içe kapanık, suçluluk duygusuyla yaşayan, sessiz. Hikâyesinin duygusal ağırlığını taşıyan asıl damar, kız kardeşi Catherine Dior (Maisie Williams). Catherine'in Direniş'e katılması ve toplama kampına gönderilmesi, diziyi moda tarihinden çıkarıp başka bir yere taşıyor. Dior bir yanda Lucien Lelong'un atölyesinde Alman subaylarının eşlerine elbise dikerken, öte yanda kardeşi kaybolmuş durumda. Dizinin sorduğu soru şu: hayatta kalmak için yapılanla, işbirliği arasındaki çizgi tam olarak nerede?

Kuklalar: dizinin en güzel yirmi dakikası

Dizinin beni en çok etkileyen bölümü, işgalin ardından yerle bir olmuş moda sektörünün ayağa kalkma çabasını anlattığı yer. Elde kumaş yok, malzeme yok, para yok. Bunun üzerine Paris'in couture evleri insan boyunda değil, yaklaşık üçte bir ölçekli kukla mankenler hazırlayıp bunları sahne tasarımcılarının kurduğu dekorlar içinde sergiliyor: Théâtre de la Mode.

Sergi 28 Mart 1945'te Louvre'a bağlı Pavillon de Marsan'da açılıyor, beş hafta içinde 100 binden fazla kişi geliyor. Ardından 237 figürle Londra, Barselona, Leeds, Kopenhag, Stockholm, Viyana ve 1946'da New York ile San Francisco'ya uzanan iki yıllık bir turneye çıkıyor. Bir sektörün elinde hiçbir şey yokken kendini yeniden icat etmesinin, üstelik bunu savaş mağdurlarına bağış toplamak için yapmasının somut kanıtı.

Bu, moda tarihinin en zarif inadı. Dizinin onu bir dipnot olarak değil, bir dönüm noktası olarak ele almasına bayıldım.

Zayıf tarafı

Dürüst olmak gerekirse dizi ağır. On bölümün ortasında ritim düşüyor, bazı sahneler aynı ahlaki soruyu üçüncü kez soruyor. Chanel'in hattı zaman zaman Dior'un hattını ezip geçiyor — çünkü Binoche'un malzemesi daha dramatik, Mendelsohn'un ise daha içe dönük. Ve "büyük an"ı, 1947 koleksiyonunu bekleyenler için finale kadar epey sabır gerekiyor.

Ama bunlar bir dizinin sorunları; hikâyenin değil.

Sonuç

The New Look aslında Paris'in işgalinin hikâyesi. Güzel bir şehirde, yahudilerin, yoksulların, zenginlerin — herkesin korkunç şeyler yaşadığı yıllar. Diziyi izlerken gözyaşlarını tutmak zor.

Dizinin kapak sözü boşuna seçilmemiş: Creation is survival. Yaratmak, hayatta kalmanın bir biçimidir. Bu cümleyi hem Dior için hem Chanel için okuyabiliyorsunuz — ve ikisi için aynı şeyi ifade etmiyor. Diziyi değerli kılan da bu.

Puanım: 5/5. Mutlaka izleyin.