Bazı biyografiler başarıyı anlatır. Bazıları ise hayatta kalmayı.
Tina, benim için ikinci gruba giriyor.
Tina Turner'ın olağanüstü kariyerini elbette biliyordum. Güçlü sesi, sahnedeki enerjisi ve dünyanın en büyük yıldızlarından biri oluşu zaten müzik tarihinin bir parçası. Ama bu belgesel bana sahnedeki Tina Turner'dan çok, perde arkasındaki Anna Mae Bullock'u tanıttı.
Yıllarca eşi Ike Turner'ın fiziksel ve psikolojik şiddetine maruz kalan bir kadının hikâyesini izliyoruz. Öyle bir şiddet ki, bir gece yüzü gözü kanlar içinde bir otel lobisine sığınarak kaçıyor. O an, sadece bir evliliğin sonu değil; yeni bir hayatın başlangıcı oluyor.
Belgeselin en etkileyici yanı ise bundan sonrası.
Çünkü Tina Turner'ın gerçek başarısı, dünyanın en büyük konserlerini vermesi değil.
Gerçek başarısı, kırk yedi yaşında sıfırdan yeniden başlayabilmesi.
Müzik endüstrisinin kadınlara belirli bir yaşın ardından fazla şans tanımadığı bir dönemde, kariyerinin en büyük yükselişini boşandıktan sonra yaşaması başlı başına ilham verici. Bu nedenle Tina Turner'ın hikâyesi yalnızca müzik tarihine ait değil; aynı zamanda kadınların kendi hayatlarını yeniden kurabilmelerinin de güçlü bir simgesi.
Belgeseli izlerken en çok hissettiğim duygu öfkeydi.
Çünkü şiddetin yalnızca fiziksel olmadığını, insanın özgüvenini, kimliğini ve yaşam sevincini de sistemli biçimde yok edebildiğini yeniden görüyorsunuz.
Ama film yalnızca acıyı anlatmıyor.
İnsanın yeniden ayağa kalkabileceğini de anlatıyor.
Hayatının ilerleyen yıllarında gerçek bir sevgiyle karşılaşması, huzuru bulması ve uzun yıllar mutlu bir evlilik sürdürmesi, izleyiciye derin bir nefes aldırıyor. Sanki bütün yaşadıklarından sonra hayat ona küçük de olsa bir adalet duygusu sunuyor.
Tina, yalnızca bir müzik belgeseli değil.
Şiddetin insan hayatında açtığı yaraları, yeniden başlamanın mümkün olup olmadığını ve dayanıklılığın ne anlama geldiğini anlatan güçlü bir insan hikâyesi.
Belgesel bittiğinde aklımda kalan şarkılar değildi.
Aklımda kalan, insanın en karanlık dönemlerinden sonra bile yeniden kendi hayatının sahibi olabileceği fikriydi.